DÜNYANIN RENKLERİ İSTANBUL'DA BULUŞUYOR!

10 ülkenin müzisyenleri Osmanlı padişahlarının
bestelerini icra etmek için İstanbul'a geliyor.

Bu proje; “Sultan Bestekârlarımızın” eserlerinin orkestra şefi ve besteci Musa Göçmen tarafından
günümüz müzikal ve orkestral bakış açısıyla işlenip evrensel bir üslupta dinleyiciye sunma çalışmasıdır.
Ayrıca bu değerli eserler evrensel notalama ve orkestrasyon ile yazılmasından dolayı artık dünyanın her yerinde seslendirilebilir hale gelmiştir.
Sultan Bestekârlar bugüne dek çok sayıda ülkede o ülkeye ait orkestralarla gerçekleştirildi.
Aya İrini’de gerçekleşecek “Sultan Bestekârlar” konserinde on ayrı ülkeden gelen
on bir konuk sanatçı ve Musa Göçmen Senfoni Orkestrası ile birlikte sultanlarımızın bestelerini seslendirirken konsere katılacak sanatçıların ülkelerinden de şarkılar icra edecek.

BAŞKAN'IN MESAJI

Hem Türkiye’de hem de Batıda Osmanlı Devleti uzun zaman siyasi ve askerî tarih açısından ele alındı. Kuruluşundan son gününe kadar bu büyük devlete dair tarihçilerin ve meraklısının ilgisi, istisnaları saymazsak, hep siyasi mücadeleler, diplomasi, askerî zaferler ve yenilgiler, ekonomik meseleler ve toplumsal hareketlere odaklandı. Avrupa ve Türkiye tarihi konusunda çalışanlar da arşivleri genelde bu bakış açısının etkisiyle taradılar ve tarih yazdılar. Oysaki Çin’den Fransa’ya kadar uzanan pek çok hanedana ve onların yaşantılarına dair kaynaklar, ister doğuda ister batıda olsun, sarayın son derece disiplinli ve etkili bir kültürel eğitim sunduğunu, sanat üretiminin sarayda sıradan bir hobi olmanın çok ötesinde ciddi ve nitelikli bir uğraş olduğunu bize gösteriyordu. Gecikmeyle de olsa, devletin, daha doğrusu sarayın, sadece siyasi ve diplomatik karar merkezi olmadığını, aynı zamanda kültürel ve sanatsal bir eğitim kurumu da olduğunu nice zaman sonra keşfettik. Altı yüz yıllık bu büyük devletin her dönemde birbirinden farklı ve kendine özgü bir kültürel hayatı olduğu, gündelik saray yaşantısında doğup büyüyen, zamanla evrilen ve toplumu da etkileyen nice fikir, nice sanat eseri üretildiğini artık biliyoruz.

Osmanlı saray hayatı üzerine yakın zamanda yapılan araştırmalardan öğreniyoruz ki hanedan ve onun etrafında halkalanan saray halkı, dünyada ön plana çıkan saraylardaki tüm çağdaşları kadar, hatta kimi zaman daha ince, nitelikli ve eşsiz bir estetik ve üslup anlayışına sahipti. Elbette Osmanlı sarayı da özelliklerini taşıdığı medeniyet anlayışının inceltilmiş, damıtılmış bir okulu olarak görev yaptı. Pek çok farklı dinden, dilden ve kültürden gelen toplulukların oluşturduğu Osmanlı toplumunun küçük bir modeli olan saray, bu çok kültürlülüğün içinde üretilen yetkin ve göz alıcı örneklerle karşımıza çıkıyor.

Ancak asıl şaşırtıcı olan, bu yüksek estetik anlayışının, ya da eski ifadesiyle zevk-i selim’in, varlığını sadece padişahın veya devlet adamlarının himaye ettiği sanatçılara borçlu olmamasıdır. 15. yüzyılın ortasından itibaren günümüze kalan eserler devletin tam merkezinde olan padişahların da bizzat sanatçı olduğunu bize gösteriyor. Şehzadelik zamanlarından itibaren güzel sanatlara dair çok iyi bir eğitim alarak yetiştirilen padişahlar, hem sanat eserinin değerini takdir etmede ustalaşıyorlar hem de kendileri ürün veriyorlardı. Bugün dönüp baktığımızda, özellikle şiir ve müzik alanında, devirlerinin en şöhretli isimleriyle rekabet edebilecek düzeyde kabul gördüklerine hayretle tanık oluyoruz.

Şair ve besteci olan pek çok padişahtan sadece bir kaçının eserlerine yer verebildiğimiz “Sultan Bestekârlar” projesi, işte böylesi bir hayret ve heyecanı tüm dünya ile paylaşma arzusundan ortaya çıktı. Dünyanın farklı ülkelerinden bu proje için bir araya gelen sanatçıların İstanbul’da buluşması, eserlerin Topkapı Sarayı’nın bahçesinde yer alan ve eşsiz bir mimari eser olan Aya İrini’de yeniden hayat bulması projeyi daha güzel ve anlamlı kılıyor.

Her ne kadar 17. yüzyıla damgasını vurmuş olan şair Nef’i,

“Kim bilirdi şuarâ olmasa ger sabıkda

Dehre devletle gelip yine giden sultanı

Haşre dek âb-ı hayat-ı sühân-ı Bâkî’dir

Andırıp zinde kılan nâm-ı Süleymân Han’ı”

diyerek Sultan Süleyman’ın adını Baki’nin beyitlerinin ebedi kıldığını ve tarihe mâl ettiğini ustaca bir özgüvenle ilan etmiş olsa da Kanunî adını bu kubbede baki kılanın biraz da Muhibbî olduğunu unutmamak gerekir.

Prof.Dr. Şeref ATEŞ

Yunus Emre Enstitüsü Başkan V.